YAPAY ZEKA ÇAĞINDA SİNEMANIN BÜYÜSÜ: GERÇEKLİK VE DUYGU ARASINDA
Günümüzde zamanın hızla aktığı bir çağın içindeyiz. Yaşam pratiklerimiz, algılarımız ve hissettiklerimiz sürekli dönüşüyor; bu dönüşümü çoğu zaman teknolojik bir dil üzerinden ifade ediyoruz. Her geçen gün, her geçen saat hatta saniye, bu değişimi güncelleyerek ona yeni bir boyut kazandırıyoruz. Dijitalleşme hayatımıza pek çok kolaylık ve imkân sunarken, aynı zamanda bazı değerlerin dönüşmesine ve kimi zaman da aşınmasına neden oluyor.
Bu dönüşümden etkilenen alanlardan biri de sinemadır. Daha doğrusu, sinemanın kolektif izleme deneyimi… Bir filmi beyaz perdede, kalabalık bir salonun ortak duygusu içinde izleme hali, zamanla yerini daha bireysel bir deneyime bırakmaya başlamıştır. Bugün sinema salonlarının yerini büyük ölçüde “ev sineması” olarak adlandırılan, sınırsız içerik sunan dijital platformlar almıştır.
Bu dijital dönüşümün bir uzantısı olarak, uzun yıllardır gelişmekte olan ve artık hayatın pek çok alanında etkin bir rol üstlenen yapay zekâ, yalnızca gündelik yaşamı değil, sinemanın büyüleyici anlatım dünyasını da dönüştürmeye başlamıştır. Bu durum beraberinde önemli soruları getirir: Yapay zekânın sinemaya dahil olması bir sorun mudur, yoksa kaçınılmaz bir evrim sürecinin parçası mı? Daha da önemlisi, bu gelişme sinema için bir tehdit midir, yoksa yeni bir yaratım alanı mı?
Bugün için bu sorulara kesin yanıtlar vermek güçtür. Sürecin sinema ve televizyon sektörüne sağlayacağı katkılar ya da doğuracağı kayıplar henüz netlik kazanmamıştır. Ancak öngörülebilecek bir gerçek varsa, o da pek çok üretim alanının ya ortadan kalkacağı ya da köklü bir dönüşüm geçirerek farklı bir yapıya evrileceğidir.
Bu belirsizlik ortamı içinde, belgesel sinema alanındaki üretimlerimin dışına çıkarak imgesel ya da bağımsız bir anlatı kurma arayışına girdiğim süreçte yapay zekâ ile tanıştım. Başlangıçta yazdığım sahneleri kontrol ettirmek ve yeniden düzenlemek için başvurduğum bu teknoloji, zamanla yaratım sürecimin daha merkezî bir parçası haline geldi. Bugün ise kurduğum karakterleri görselleştirmek ve onlara gerçek bir kimlik kazandırmak amacıyla yapay zekâdan faydalanıyorum.
Elde ettiğim sonuçlar ilk bakışta hayranlık uyandıracak düzeyde etkileyici. Yapay zekâ, yarattığım karakterleri neredeyse birebir insana dönüştürebiliyor; yüz ifadeleri, bakışlar ve fiziksel detaylar açısından son derece gerçekçi çıktılar üretebiliyor. Bununla birlikte, bu teknolojinin hâlâ belirli sınırlılıkları ve hataları bulunduğu da açık. Temelde büyük veri tabanlarını tarayarak çalışan bu sistemler, aslında var olanın yeniden üretimi üzerinden ilerliyor.
Tam da bu noktada, yapay zekânın sinemanın geleceği üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye başlıyorum. Çünkü sinemayı sinema yapan en temel unsurlardan biri, izleyicide uyandırdığı duygudur. Beyaz perdede izlediğimiz bir oyuncunun varlığı, yalnızca fiziksel görünümüyle değil; taşıdığı insanî kırılganlık, geçicilik ve gerçeklik hissiyle anlam kazanır.
Peki, yapay zekâ tarafından üretilen bir görüntü bu duygusal derinliği gerçekten aktarabilir mi?
Bir başka deyişle, izlediğimiz şeyin “yapay” olduğunu bilmek, o anlatının büyüsünü zedeler mi? Mekânların sıcaklığını ya da soğukluğunu, bir karakterin içsel çatışmasını, insana özgü kusurları aynı yoğunlukta hissedebilir miyiz? Bu soruların yanıtı herkes için farklı olabilir. Ancak kendi perspektifimden baktığımda, yapay zekâ ile üretilen görüntülerin teknik olarak ne kadar kusursuza yakın olursa olsun, belirli bir noktada suni kalma riski taşıdığını düşünüyorum. Özellikle, karşımdaki oyuncunun gerçek bir insan olmadığını ve o varlıkla yeniden karşılaşma ihtimalimin bulunmadığını bilmek, sinemanın benim için taşıdığı büyüyü zayıflatıyor. Çünkü sinema, biraz da tekrar edilemez olanın, geçici olanın ve insana özgü olanın sanatıdır.
Tüm bu düşüncelerime rağmen, yapay zekânın sunduğu imkânları deneyimlemeye ve üretim sürecimde kullanmaya çalışıyorum. Çünkü kaçınılmaz olarak, insan kendini bu sürecin bir parçası hâline getiriyor.
Şenay Ertorun
09.04.2026 – 14:26
